Parantez – Sahnenin Tozu

Farsça olan efsane kelimesi, sözü edilen şey anlamına gelir. Her devirde, birçok millet ve kültürde, bir yüksek medeniyetin batışı hikâyesinden hâlen söz edilmektedir. Başlangıcını bilmediğimiz bir tarihten bugüne kadar kesinti olmaksızın ve zaman mevhumundan koparılarak, unutulmayan ve unutturulmayan Atlantis, Mu, Agartha, Şambala, Güneş Ülkesi gibi diyarların hikâyelerinde, artı kutupta veya eksi kutupta, yitip gitmiş ya da görünürde yok olmuş yüksek bir medeniyetten bahsedilir.

J.R.R. Tolkien’in kendi efsaneler tarihinde, yitip giden, kaybolan sayısız ülke ve diyar olmakla birlikte, Silmarillion’un son bölümünde yer alan Akallabeth (Yıkılış, Yerin Dibine Giriş) hikâyesinde Numenor’un Çöküşü ayrı olarak anlatılır. Numenor için Tolkien, 294 numaralı mektubunda “kendi Atlantis hikâyem” ifadesini kullanır. 276. mektubunda ise, uzun yıllar Atlantis içerikli rüyalar gördüğünü, bu rüyalarda denizden veya karadan ilerleyen muazzam ve kaçılması imkânsız bir dalgaya şahit olduğunu, bu dalganın bazen karanlık, bazen yeşil ve güneş ışığı ile parıldayan bir hâlde olduğunu aktarır.

Tüm bu efsanevî ülkelerin benzer şekilde bir son bulmasının ortak sebeplerinden birisi cürettir. Bu ülkeler çevrelendikleri kural ve sınırları esnetmeye cüret etmiş ve hatta onları çiğnemiştir. Detayına bu seri içinde gireceğim.

Thule Cemiyeti’nin tüm somut ve fiziksel uygulamaları, nihayetinde bir siyasî parti doğurması ve Nazizm ile daha somut hâle gelen bir siyasî hareket olarak zuhur etmesinden önce ve öncü olarak, kurucularının belirlediği hedef, Thule efsanesinin ve onunla bağlantılı gördükleri Atlantis, Agartha, Mu efsanelerin bulunmasıdır. Tarihî köklerin bulunması, köke isnâd edilen mükemmeliyetin keşfi, mevcudun ise bu mükemmele göre dizayn edilmesi gibi planlar Thule Cemiyeti’nin ana hedefleridir. Müstâkbeldeki mükemmel için insanların önce ayrıştırılması gerektiğinden, genelleyici bir ayrımcılıktan başlanır ve toplumda başta Yahudiler olmak üzere, diğer düşük ve düşman kabûl edilen sınıfların yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Daha da ileri giderek Alman halkının içinde, kafatası ölçüsü, saç renginin sarı olması, belirledikleri diğer fiziksel kıstasların önemsendiğini, tayin ettikleri ölçülere sahip olanların bürokrasi ve askeriyede öne alındığını görürüz.

Toplu katliamlara varan bu detaylı ve yoğunluklu ayrımcılık saplantısında, kadimdeki efsanevî mükemmele dair bir arayış saklıdır. Sebottendorf, Thule’ye giden yolculuğunda kendisinden önceki fanatik Pan-Germenist’lerden ve onların 1850’li yıllardan beri getirdiği dalgalardan istifade ettiği gibi, İslâm kıyafeti giymiş batınî, gizemci tasavvuf ekollerinden ve Türkiye’deki Yahudi ailelerden kendisine sunulan, tedrisâtından geçtiği, içinde İslâm geçmeyen diğer gizemci, okült ekollerden feyz alır.

Nazi Partisi’nin önde gelen kurmaylarından Hess, Himmler, Goebbels, Göring gibi isimlerle birlikte birçok başka meşhur diplomat, sosyal bilimci ve devlet adamı Thule’den geçmiştir. Ancak ilerleyen dönemde ve savaş yıllarında parti kendini, Thule’den kendisini keskin sınırlarla ayırır. Hitler’in egosantrik kişiliği ile anlaşılır olabilecek bu ayrışma esas itibariyle daha üst bir pencereden bakıldığı takdirde, Thule’nin görevini icra etmesi ve kurduğu (şeytanî) sinerjinin meyvelerini Nazizm ve onun uygulamaları ile alması sebebiyle, aslında uzaya gönderilen bir roketin modüllerinden birinin ayrılması olarak değerlendirilebilir.

Sonuç itibariyle Nazi’ler kaybeder. Ancak Sebottendorf’un beslendiği okült ekol kazanmıştır. Her şeyden önce büyük bir nüfus üzerinde uyguladıkları kitle büyüsünde başarılı olunur ve bir ulus topyekûn olarak katliamlardan oluşan ritüellerin parçası haline getirilebilmiştir. İnsan tarihinin en büyük utançlardan biri olan büyük savaş ve çoğu sivil 70 milyonu aşkın insanın ölümü ile ikinci bir feda etme ritüeli de gerçekleşir.

Kaldı ki, Nazi’lerin tüm insanlıkdışı uygulamalarının son bulduğu ve savaşı kaybettikleri 30 Nisan 1945’ten aylar sonra savaşın başka bir cephesinde, 6 Ağustos ve 9 Ağustos 1945’te ABD iki tane nükleer bombayı, askerlerin azınlıkta, sivillerin çoğunlukta olduğu iki Japon şehrine göndererek başka bir insanlıkdışı uygulamaya ve başka bir ritüele imza atar. Savaşın kazananlarının sanki sadece kıyafeti farklıdır.

“Parantez – Sahnenin Tozu” için bir yorum

  1. Güzel bir giriş gibi olmuş.

    Kısa ve merak ettiren bir giriş.

    Bir sonraki yazıyı merakla bekleyeceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir