Son ya da Başlangıç

İnsan gözü ile hayvanların herbirinin gözleri farklı dalgaboylarını görür. Kızılötesi, termal veya başka özellikteki kameralar, önlerinde duran kareyi farklı bir filtreyle yakalarlar ve ortaya farklı bir resim çıkar. Astrofotografi teknikleriyle çekilen uzay fotoğrafları, deklanşöre tek hareketle basılarak elde edilen görüntüler değildir. Özellikle uzak yıldızlar, yıldız sistemleri ve galaksilerin başarılı fotoğraflarının çekilebilmesi, yüksek teknoloji DSLR fotoğraf makineleri ve geniş merceğe sahip teleskoplar gerektirmekle beraber, yüksek ISO değerlerini doğru kullanabilmek ve çekim esnasında mercek açıklığı süresini iyi tayin etmek gibi birçok kombinasyonun aynı ânda oluşturulabilmesine bağlıdır. Saydığım bu ölçüleri ve özneleri değiştirerek yine başka görüntüler elde etmek mümkündür.

Tüm bu gözler, lensler, mercekler ve onların bakış farklılıkları aynı kareyi farklı görür. Biz kendi göz sistemimizin beynimize gönderdiği sinyaller netleşip bulanıklık kalkınca, “şimdi gördüm” diyoruz. Ancak her farklı göz sahibi ve farklı kameraların sensörleri, kendi varsayılan ayarları doğrultusunda bulanıklık ortadan kalkınca “şimdi gördüm ve yakaladım” diyor. O zaman, o karenin gerçek görüntüsü nasıldır? Görüntünün gerçek hâli hangisidir? Bir takımyıldızının fotoğrafında kullanılan düşük ve yüksek ISO değerli, uzun ve daha uzun mercek açıklık süresi kullanılan fotoğraflarından hangisi, orasının gerçek hâlini daha doğru yansıtır? Optimum bir ayardan söz edebilir olsak da, gerçek olan hangisi?

Gözümüzün sınırlı kapasitesini keşfetmiş olmamız bana bu soruları sordurtmuyor. En zirve tekniklerle yapılan makinelerin vizörlerine/ökülerlerine bakarak değil, göz çukurlarımıza ve beynimize o süper teknolojileri yerleştirerek bakabiliyor ve şimdi göremediklerimizi görebiliyor olsak dahi; Yine de sorum yerli yerinde duruyor olacak ve olmalıdır. O karedeki görüntü aslında ve gerçekte nasıl görünüyor?

Gözümün önünden perdeler kalksa, fiziğin ve maddenin ötesi bana açılsa, “o aynı karede” görülmeyenleri görüyor olsam da yine, o karenin gerçek görüntüsü hangisi- sorusu yerinde durur.

Sorumu ve aradığım şeyi arz ederken, hayalî ama hep aynı olan bir kareyi kullanıyorum. Herhangi bir yer ve herhangi bir şey olabilir ama aynı kare. O aynı karenin görüntüsü sabit değil. Tek değil. Karenin içinde bir zenginlik var. Ve hatta sonsuz bir hazine var. Çünkü bitmiyor, tükenmiyor. Topluma mâl olmuş keşif ve yenilikler sürdükçe, kişisel tefekkürlerimiz, keşiflerimiz ve vehbî olarak (gifted) sunulan yeni gözler veya gözlükler oldukça aynı kare, vermeye, vericiliğine devam edecek.

Bu doğurgan, annenin, babanın gönül hesabı yapmadan sunması gibi olan vericilik ve görüntüdeki zenginlik, kevn (oluşlar-var’ışlar) kökünden gelen kainâtla ilgili kafa patlatan birçok insanı, yeni ve farklı teorilere itmiştir. Akademi camiası bu teorileri, bu bakışları, bu görüntüleri ispatlanabilir, ispatlanamaz, ispatlanmadı şeklinde sınıflara ayıracak ancak yenileri de hep gelecektir. Çürüyenler, parlayanlar, zirveye oturanlar, avam-alîm herkesin “işte bu, artık bu, bundan sonra bu” diyeceği kuramlar da gelecektir. Ve bence hepsinin kendine göre bir değeri vardır.

Mevzu, insanların aslında kendiliklerinden sahip oldukları ama sonradan ellerinden alınan ciddiyet denen olgu ve öz-arayış diyebileceğim, düşünme, merak etme, bulmak isteme reflekslerinin (bulmanın kendisi değil bulmayı istemenin, aramanın) başka gürültülerle boğdurulmaması, sınırsız farklı sayıda merceğin, sonsuz sayıda farklı “bakışına” yol verilmesi, o karede yer alan sonsuz hazinenin ortaya çıkmasıdır. Tek bir göz yetmez.

Maddenin alt parçacıklarını keşif ve tespit etmek, döneminde belki de son sınır kabûl edilen büyük bir atılımdı. Artık daha küçük şeylerden söz edebiliyoruz. Bu alt parçacıkların, protonun, nötronun, elektronun meydana geldiği lepton, kuark gibi daha alt parçacıklardan haberdarız. Bunların bir araya gelmesi, bir arada kalması, bu kadar küçük olmalarına rağmen kararlı hâlde devamlılık göstermeleri konusunda, ispatlanmamış olmakla birlikte, sicim teorisi vardır. Tüm bu parçacıkların özleri itibariyle sicimden ibaret oldukları ve hatta aynı sicim oldukları, herbirinin titreşimlerinin farklı frekansta olması sebebiyle, kararlı oldukları hâllerin de farklı tezahür etmesi önerilmektedir. Bu çok küçükler ülkesinde her yeri ve her şeyi ipler kaplamış, herbir ip kendine has gerilimine göre ses vermekte, her sesin kararlılık adı altında sabit bir notası oluşmaktadır. Örnek olarak, “la” notası lepton olarak görünür olurken, “mi” notası elektron görüntüsünü gözler önüne serer. Tüm seslerin bir araya gelmesi ile, herbir kulağa ayrı ve farklı seslenen bir varlık senfonisi icra edilir. Tezahür edişler tüm karelerde, o notaların akord ve frekans durumuna göre çeşit çeşittir. Ainur’un Müziği’nin icrası yoluyla Arda’nın yaratılması gibi bir titreşimler silsilesi.

“Biz geceyi ve gündüzü varlığımıza delâlet eden iki ayet kıldık. Sonra Rabbinizin lütfunu aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için, gece ayetini silip (mahv), aydınlatan (mubsiraten, basar kelimesinden gelen, görmek anlamında söz, gördürücü) gündüz ayetini getirdik. İşte biz her şeyi tafsilâtıyla anlattık.”

Her insanın da kuşunu (tairahu, tayyare gibi uçan anlamında kuş, burada kader/ameller anlamında kullanılmış ve birçok meâlde bu şekilde tercüme edilmiştir) boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyâmet Günü önünde açılmış olarak bir kitap çıkarırız.

Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.”

İsrâ sûresi 17/12, 13, 14

“Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor (yukevviru), gündüzü de gecenin üzerine örtüyor (yukevviru). (Eş-şems) Güneş’i ve (ve’l kamer) Ay’ı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, Azîz (Yüce, Mağlup Edilemez ve Kendisine Mutlak İtaat Edilen) ve Gaffâr’dır (Bağışlayan ve günâhları örten).”

Zümer sûresi 39/5

Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, onu yükseltip düzene koydu. (Göğün) Gecesini kararttı (ağtaşe, kademe kademe yürüttü, giderdi, ortadan kaldırdı), (göğün) gündüzünü (ahrâce duhâhâ, kuşluğunu çıkardı, kademe kademe aydınlattı) ağarttı.

Nâziât sûresi 79/27, 28, 29

Gece ayetinin mahvedilmesi ile, gördürücü olan gündüz ayetinin getirilmesi beyan edilir. Bunu takiben Kıyâmet Günü’ne intikâl edilir. Gece ve gündüz ayetleri ile Kıyâmet biraradalık içinde anlatılmaktadır. Rahman sûresinin 33. ve 34. ayetlerinde yer alan, kainatın aktarına, sınırlarına nüfuz etme hususunda meydan okunmasını takiben de Kıyâmet gününde insan ve cinlerin düşeceği hâller beyan ediliyordu.

Arda’da, gecenin ve gündüzün kapılarının düzeninin bozulması neticesinde, Zamanın Sonu’nu netice verecek Savaşlar Savaşı’nın kopacağı hususunu buraya koyuyorum.

Arda’daki o kapıların yazılmasında ilham alındığını düşündüğüm ayet-i kerimelerde, kainât sınırlarının geçilmesi hususunu müteakiben Kıyâmet bahsine geçilmektedir. Zamanın Sonu.

Allah’ın gökler ve yeri (ard’ı) yaratması konusunu takiben, gece gündüzün üzerine sarılıyor (yukevviru) ve gündüz gece üzerine sarılıyor. Yukevviru, Türkçe’de kullandığımız küre kelimesinin de atasıdır. Dolanma, etrafını sarma gibi anlamlara gelen bu tabir meâllerde daha çok örtme olarak kullanılmıştır. Ancak sözlük anlamı itibariyle sarıp sarmalama demektir. Tekvir sûresinin ismi de bu kelime ile köktaştır.

İzâ şşemsu kuvvirat.

Güneş büzüştüğü, (kürevî yönde kendi içine doğru sıkıştığı) zaman.

Tekvîr sûresi 81/1

İbn-i Abbas’ın rivayetine göre, tekvir-i şems, güneşin Arş’a katılmasıdır. Kurtubî yorumuna göre, Güneş başa sarık dolanır gibi dürülür, sonra ışığı giderilir, sonra da atılır.

Kendi düşünüş biçimim içinde, Kulbak Bilge’de yer alan şemada, İç Gök’ün sınırlarının su ile kaplı olmasını hatırlıyorum. Dış Gök, İç Gök’ü kuşatır. Dış Gök’ün cevheri sudur. Arş, ayet-i kerimede ve hadis-i şerifte geçtiği şekliyle, su üzerindedir. Arda’nın Gece ve Gündüz Kapıları, Kulbak Bilge’deki İç Gök’ün içinde bulunuyorsa, Güneş’in Kıyâmet’te, Arş’a katılacağını rivayet eden hadis-i şerif, tabiri caiz ise manidârdır.

Örücü/örgücü Vaire’nin anlattığına göre, Zaman’ın Üç Çocuğunun kurduğu Güneş-Ay tik-tak’larının çalışması, iplerle rotasına bağlanmak suretiyle olmuştu. Bu ipler Manwe’ye emanet edilmişti ancak bu, idareden ziyade bir nezaret ve işlerin kanununa uygun şekilde gittiğinden sorumlu olma durumu idi. Günlerin ince İpi, hergün ve her daim dönecek, Yılların kalın Palamar’ını, Valinor’da yer alan Taniquetil’in tepesine bağlı olduğu yerde dönmek ve etrafına dolanmak suretiyle sarıp sarmalayacaktı. Güneş ve Ay Gemileri’nin ve onlara bağlı iplerin mekanizması böyle kuruldu. İpler birbirini eğirecek, daha da kalın ve mûhkem hâle gelecek, kaderin fetva verdiği düzen kırılmaz prangalar üzerinde zamanı işletecekti ve Manwe de bunun başında bulunacaktı. Zamanı çalıştıran iplerin gerginliği ve gerilimi, ne eksik ne fazla, olması gerektiği ölçü ile kuruldu. Arda’yı varlık sahnesinde tutan o gerilimdir. Gerilimdeki ölçünün, titreşimin korunması, notanın bozulmaması zamanı ve mekânı kararlı hâlde tutar.

Zümer sûresi’nde geçtiği üzere, Güneş ve Ay’ın seyrinin belli bir eceli vardır. Devamında zikredilen isimlerden biri Aziz’dir. Yüceliğin yanında, mağlup edilemezlik ve itaat ettirme gücünün mutlaklığını ifade eder. Güneş ve Ay’ın görevlerinin, kim eliyle ve hangi kötülükle bitirildiği önemli olmaksızın, sona ermesinde nihaî failin Allah olduğunu, o yıkımın zahirde sebebi olacak olanlara Güneş ve Ay’ın itaat etmeyeceğini, Allah’a itaat ettikleri için sonlanacaklarını okuyorum. 

Nâziât sûresinden alıntıladığım ayet-i kerimelerde, 29. ayetten önceki beyandan anlaşıldığı üzere, gece ve gündüz göğe dayandırılıyor ve Göğün Gecesi ve Göğün Gündüzü ifadelerini okuyoruz. Zümer sûresinde geçen ayetlerde parantez içinde, orjinal metinde yer alan kelimeleri yazmıştım. Güneş için eş-şems, Ay için el-kamer kelimeleri takdir edilir. Kelimenin başlangıç harfine göre değişmekle beraber, mevcut “ş” ve “(e)l” harfleri İngilizce’deki “the” sesidir. The Sun, The Moon. O Güneş, O Ay; Yani esas olan gibi anlamlar yüklenebileceğini düşünmekteyim. Bunlar şu soruya beni havale ediyor: Bazı ayet-i kerimelerde geçen Güneş ve Ay kelimeleri, keza şu ân üzerinde durduğum ayetler, Kulbak Bilge’de yer alan Mega Güneş-Günduz Aydın ve Mega Ay-Ay Börk’ü kastediyor olabilir mi? Bu soru burada dursun.

“Kararttı” olarak meâllendirilen kelime “ağtaşe”, “ağarttı” ise “ahrâce duhâhâ” olarak beyan buyrulmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde yer aldığı şekliyle, bu iki kelime kademe kademe gerçekleşmeyi ifade ediyor. Biri (göğün gecesi) derece derece solarken, diğeri (göğün gündüzü) derece derece parlaklık kazanıyor. Önce gece düştü, sonra gündüz yükseldi ve bunlar derece derece gerçekeşti.

Arda’ya dönüyorum. İki Ağaç’ın isimleri Telperion ve Laurelin’dir. Telperion daha yaşlı olandır. Arda’da Ay, İki Ağaç’tan Telperion isminde olanının ışığından müteşekkildir ve diğer ağaç olan Laurelin’in ışığından meydana getirilen Güneş’ten yine daha yaşlıdır. Eğer yaklaşımımda bir isabet var ise, Allah bilir, Göğün Gecesi-El Kamer-Arda’nın Ayı-Ay Börk ve Göğün Gündüzü-Eş Şems-Arda’nın Güneşi-Gündüz Aydın öğeleri arasında bir irtibat olabilir.

Arda’nın zaman mekaniğinde kullanılan öğeler ve onların anlatım biçiminin, ayet-i kerimelerde geçen kuvvirat kelimesinin barındırdığı anlam ve karşılıklarla yakınlık içerdiğini düşünüyorum. Arda’nın Zaman İplerinde, Ainur’un Müziği’nin notalarının yaratışta kullanılmasında ve Sicim Teorisi’nin maddeyi kararlı (stable) hâlde, yani aslında var tutan şeyin, iplerin gerilimi ve belli ölçülere hapsedilmiş titreşimleri olduğunu önermesinde, kesişen bir küme, ortak bir mânâ buluyorum. Zaman ise, o titreşimlerin ecelinin geleceği ve Sahib’ine boyun eğeceği âna kadar tik-tak’larını sürdürür. İpler dağıldığında hem zaman, hem mekân son bulur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir