Yeni Odalar

Hud sûresi’nin 7. ayeti, Elmalılı Hamdi Yazır tarafından şöyle meâllendirilir:

O, öyle bir Allah’dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz” dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: “Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir.” derler.

İlk kısım için, orjinal metnin yapısı incelendiğinde şöyle bir meâl de mümkün:

O’dur ki, gökleri ve yeri, altı günde, Arşı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için yarattı.

Bu şekilde okuma ve anlama seçeneğini uygularsak, söz konusu üç parça için; altı günde yaratış, Arşın su üzerinde oluşu, imtihana tabi olan kişilerin yaratılışı parçalarının, zamansal birliktelik halinde olduklarını görürüz.

Hadis-i şerifi hatırlarsak, Dünya’dan, yani bizlerin iki gözünden başlayan seyahatte, ilk bulutu görüyorduk. Bulutun üzerinde birinci sema vardı. Sonrasında birbirini takip eden 6 sema daha tarif edildi. Toplam 7 sema geçildikten sonra, son semanın bittiği yerde bir deniz ve sonrasında Arş karşımıza çıktı. Bu kavramları ve Arşı akla yaklaştırmak güç.

Hadisin sonunda, tüm bu mekâna dayalı, sınır ve kayıtlar içeren tariflerden sonra Allah’ın tüm bunların fevkinde, ötesinde olduğu beyan edilir. Allah, tüm kayıtlardan mutlak olarak uzak ve temizdir. Ancak kalplerimiz, tüm mekânlarda Allah ile aynı yakınlığa sahip değil. Dışarıda bir kafede, evimizin salonunda, falan camiide, bizde latif bir hatırası olan bir camiide, Mescid-i Nebevî’de, Mescid-i Haram’da aynı duygular ve yakınlık hissi içinde olamayız, olmayız. Bu husus, Allah’ı o mekânlarda daha var veya daha az var hale getiremez. Allah’ı tenzih ve takdis, yani kayıt ve eksikliklerden mutlak uzak tutulması, yakınlığımız ne ölçüye gelirse gelsin, irtibat ne kadar sağlamlaşırsa sağlamlaşsın, her yeni adımda tekraren tazelenmesi gereken bir refleks olmalıdır. ANCAK, işte bazı mekânlarda kalplerimiz O’na daha yakın hissediyor. Bu o mekânların daha temiz olmasından, O’nunla irtibata daha müsait şartlarından, aziz ve zarif hatıraların kalpte uyandırdığı aynı derinlikte hislerden, doğrudan Allah’ın yüklediği kutsiyetten ileri gelebilir. Yani, mekânın bazı bölümleri O’na daha yakın değildir de, O’na yakınlığa giden, bizden O’na uzanan bir kestirme mahiyeti taşıyabilir. O, mekândan yine münezzehtir ve keyfiyeti sır olarak bize bizden yakındır.

Arşın da, (the) mekânın, Dünya’da yer alan Kâbe gibi, çok özel bir yeri olarak, yakınlığın ve tecellilerin yüksek olduğu bir yer olması icap eder. Kâbe nasıl ki, fizik ve metafizik bir coğrafya üzerindedir, Arş da pekâlâ öyle olmalıdır. Hazret-i İbrahim, oğlu İsmail ile Kâbe’nin temellerini bulduklarında, yeşil taşlara rastlarlar ve onlara temas ve müdahale ettiklerinde yerin sarsılması ile karşılaşırlar. Bu hadise, Kâbe’ye kastedecek olanlar geldiğinde kopacak kıyameti de işaret ediyor olabilir. Demek istediğim, bazı mekânlar özeldir. Kâbe’yi veya Mescid-i Nebevî atmosferini kendi öz mekânında, akıl ve kalp dairesinde ân itibariyle veya devamlı yaşayabilen birisi, fiziksel olarak oralara gitmeye muhtaç olmaz. Ya da zaten oradadır da diyebiliriz. Nerede olduğumuz, fizik ve ruh olarak hangi koordinatlarda bulunduğumuz önemlidir ve münezzeh Allah ile iletişimimiz, bu koordinatlara bağlıdır, tenzihi zedelemeksizin.

İnsan için kaşif unvanını kullanmıştım. Mekân, O’nun isim ve sıfatlarının tecelli ettiği odalar demektir. Keşif, başlangıçtan daha mahrem odalara doğru seyahat anlamına gelir. Hadiste öncelikle bulut beyan edildi. Bulutun, şükredenlere ve şükretmeyen milletlere dahi suyunu vermesi özelliğini görüyoruz. Dünya zemininin üzerinde yer alan bizler için, imtihan sırrına uygun olarak, kişi ayırt etmeksizin suyunu sunan bulut ile karşı karşıyayız. Buluttan sonraki aşamada tavan, ilk sema geliyor. Karardâde bir tavan, kat kat dürülmüş bir dalga olan sema, esas itibariyle fizik dünyamızdaki denizlerin özelliklerini hatırlatır. Dünya ve tüm gökcisimleri, bu tanım içersinde, karşımızda duran büyük denizin sahilleri hükmündedir. Kimisi Karadeniz gibi, kimi de Ege gibidir ancak herbiri sahildir. Karardâdelik, bir karara ermiş, öncesindeki stabil olmayan halinden daha sabit bir kıvama gelmiş demektir. Elmalı Hamdi Yazır, Hud sûresinin 7. ayetini yorumlarken, Arşı su üzerinde bulunan Allah’ın yaratışı ile ilgili iki kademeden söz edilebileceğini söyler.

Bizim zamansallığımız itibariyle, uzay-zamanın ya da mekânın ilk günlerinde, yaratışın bu aşamasında, şimdiki zamanın bilim insanlarının keşfettiği kanun ve prensipler henüz yoktu, bunlar henüz yaratılmamıştı. Elmalılı, ilk bölümü bu aşamaya isnâd eder. Yani bugün tabiat kanunları denilen, kendini tekrar eden şablonlar (pattern) yerine başka kanunlar yürürlükte idi.

A’râf sûresinin 54. ayetinde yer alan “…sonra Arş üzerine istiva etti” beyanıyla ilgili olarak Elmalılı’nın yorumuna göre, bu istivadan sonra tecellilerin dalgaboyu farklılaştı ve bugünkü halini; yani mevcuttaki kanunlar olarak şahit olduğumuz tecellilere dönüştü. Modern hukuk prensiplerinde mer’i kanunlarda yer alan istisna hükümleri örneklersek, mucize ve sıradışı olaylar yine var olmuştur, olabilir. Ancak genel düzen, imtihan sırrını zedelemeyen kuşatıcı âdet, ikinci aşamada kendini gösterir. Günlerin sayılmadığı ilk zamandiliminde mekân/kozmos salt bir tufan halindedir. İnsan, tarih sıralamasında ve şuurlu varlıklar arasında sahneye en son çıkarılan akıl-kalp sahibi varlık olarak ikindi vaktinin çocuğu kabûl edilir. Dolayısıyla, Elmalılı yorumunda yer alan ikinci aşamada tufan karardâde olur. Müteakiben şahitlik ettiğimiz, içinde yaşadığımız, teneffüs halinde olduğumuz kanun ve şablonların mer’iyete geçmesi meydana gelir. Bu ikinci aşamanın mihenk taşı, Arş’a istiva etme ilâhî beyanıyla ilintilidir. Doğrusunu Allah bilir.

Hadis-i şerifte, bulut ile ilk semanın arasında ve takip eden her semanın birbiriyle aralarında ve son semanın bitiminde yer alanın denizin başı ve sonu ile aralarında 500’er yıllık mesafe bulunduğu ifade edilir. Hadis metninde mesafeye yönelik başka bir detaya rastlamadım. Bununla ilgili birkaç önermede bulunacağım. Öncelikle bu tabir, kesretten kinaye dediğimiz bir deyim içeriyor olabilir. Bu bir ihtimal. 500 yılın hangi hız ve/veya vasıta ile gidileceği bilgisi mevcut değil. Bir başka seçenek olarak, zamanın görecelilik özelliğini uygulamak mümkündür. Ayrıca Kur’ân’da farklı ayetlerde zaman ölçüleri birbirinden farklı görecelerle de beyan edilmiştir.

Biri, çıkıp gelecek azabı sordu. Kâfirler için onu savacak yok. O, mi’racların sahibi Allah’tan. Melekler ve Ruh, miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar. Me’âric sûresi 70/1-4

Bir de senden acele azâb istiyorlar, elbette Allah, va’dinde hulf etmez, bununla beraber Rabbinin indinde bir gün sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Hac sûresi 22/47

İlâveten uyku/rüya halindeyken hissedilen zaman ile, o esnada uyanık olanların tecrübe ettiği zaman akışı birbirinden farklıdır. Birkaç dakikalık zamana saatlerce süren olaylar sığabilir. Tanıdığım bir kişi, rüyasında yaklaşık bir hafta geçirdiğini anlatmıştı. Düşünün ki, bir hafta, yatıyor, kalkıyor, yüzküsür saati tek bir gecenin belki 20-30 dakikasına sıkıştırıyor. Zaman esnek bir varlık. Dolayısıyla zamana ait terim ve tanımların kullanıldığı bir yolculukta, herbir durağın kendisine münhasır zaman akışı mevcut olabilir. 500 yıllık mesafenin bu çerçevede değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Bulut ve semaların su taşımasının, göğün karardâde ve (raki’) korunmuş bir deniz olmasının ve kat kat dürülmüş bir dalga olmasının, uzayın deniz-benzer mahiyetli ve boşluksuz bir mekân olduğu iddiasını desteklediği kanaatindeyim. Eğer ki esir veya adı başka bir madde, tüm uzay boşluğunu kuşatıcı olarak mevcut ise, mahiyeti itibariyle aşırı ince ve latif bir özellik taşıması icap eder. Uzay’da yer alan gökcisimlerinin askıda duruyormuşcasına ve düşmeden, bir rutin ve rota içinde gidiyor olmalarını da böyle bir maddenin varlığı açıklayabilir. Yedi gök, yer ve arasında bulunan herkes/her şeyin tesbihi meselesi ile bu zerre-misal varlıkların arasında bir bağ kurmak mümkündür. Tesbih, sebh- kökünden gelir ve bu kök yüzmek demektir. 

“Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” Enbiya sûresi 21/33

Ne Güneş Ay’a kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede yüzmektedir. Yâsîn sûresi 36/40

Burada Yâsîn sûresinde yer alan ayet aynı zaman kütleçekim kuvvetinden haber vermektedir. Bu kuvvet iledir ki, şahit olduğumuz gökcisimleri arasındaki mesafeler belli kanunlar içinde korunur. Hedefimdeki kelime “fî felekin yesbehune”dir. Baştaki “fî” eki “içinde” anlamındadır. Yani Ay ve Güneş, semanın içinde yüzmektedir. İçinde yüzülen ve tesbihin seslendiricilerinden biri olan esir-zerre maddesi, yaptığı ve yaptırdığı işler yoluyla belli esmanın tecellisinde rol oynar ve icra ettiği iş, kendi başına tesbihtir. Örnek olarak Kayyum isminin seslendiricisidir. Her şeyi ayakta ve var tutan Allah’ın bu isminin, tabiri uygun ise, ekranlarda görüntüleyicisidir. Fail tek başına Allah’tır ve fiilinin nezaretçisi olarak yüzücü ve yüzdürücü bir zerreler denizini icracı yapmıştır. Bu icra, tesbihin kendisidir. Bediüzzaman’ın 11. Şuâ’nın 11. Meselesi’nde yer verdiği Varlık Âlemleri ile Yokluk Âlemleri’nin zikri hakkındaki bölümü alıntılıyorum:

Elhâsıl, vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücut âlemleri “Elhamdülillâh, elhamdülillâh” ve bütün adem âlemleri “Sübhânallah, sübhânallah” derken ve ihâtalı bir kanun-u mübareze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrafındaki ilham, vesvese ile mücadele ederken, birden meleklere imanın bir meyvesi tecellî eder, meseleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır Allah göklerin ve yerin nûrudur.” (Nur Sûresi 24/35)  âyetinin envârından bir nûrunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.

Yaratılmış sistemin karşıtlık ilkesine dayandığı, bu ilkenin esas itibariyle Allah’ın Nûrunun tecellisiyle ilgili olduğuna yönelik bir bahis içeriyor. Vücûd (Varlık) Âlemlerinin zikri elhamdülillah, Adem (Yokluk) Âlemlerininki sübhanallah olarak ifade edilmiş.

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur” ayetine geri dönüyorum. Adem Alemleri, ismi itibariyle yokluğa ait bir sır âlem olmakla beraber, zât itibariyle var olan bir olgu. İçinde barındırdığı şey yokluk, kendisi yok değil. Dolayısıyla Yedi Gök, Yer ve bunların içinde olanlar, yusebbihu bi-hamdihi, yani hamd ile tesbih etmenin failleri arasında Varlık Âlemleri ve Yokluk Âlemleri de varlar. Ayetin ifadesinde hamd ile tesbih geçiyor. Bi-hamdihi, tesbih ve hamdin bir ândalığı ve birlikteliğini ifade eder. Maddede yer alan karşıtlık ilkesi uyarınca, karşıt maddeler birbirlerinin var edicisi konumundadır. Beyaz, siyah ile kaîmdir. Soğuk, sıcak ile: ışık, karanlıkla anlaşılır ve varlığı hissedilir. Varlık’ın elhamdülillah dediği bir yerde, Yokluk’un sübhanallah demesini ele aldığımda, esas itibariyle Var’ın Yok ile bağlı ve anlaşılır olmasını düşünüyorum. Karşıtlık ve mücadele ilkesi gereği, hamdeden Varlık ile Sübhanallah’ı tesbih eden Yokluk ayrılık içinde değiller.. Bu iki grup âlemin zikirleri belki müstâkîl değildir. “Vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken Cennet ve Cehennem gibi meyveleri verirken” denilmek suretiyle, sanki bu ikilinin çarpışmasından yeni bir Var doğuyor deniliyor. Varlık, Yokluk olgusuyla birlikte vardır ve Var’ı anlamak için Yok düşüncesine ihtiyaç duyuyoruz. Bu anlamda, ikicilik (düalizm) yok ancak ikilik (düaliteden) söz etmek mümkündür. Zira karşıtlıkların mücadelesini inkâr etmek mümkün değil.

Esir ya da adı başka olabilecek zerre-misal varlıkların mahiyetini çözebilirsek, onların hangi kanunlara tabi olduğunu anlayabilirsek, Var’daki âlemde mi, Yok’taki âlemde mi yoksa onların çarpışmasından doğan yeni bir Var’da mı olduklarını tespit edebilirsek, “lâkin ve lâ tefkahûne” (lâkin siz anlayamazsınız) beyanındaki anlama ve keşif yolculuğunda belki bir adım ileri gidilebilir.

“Yeni Odalar” için 4 yorum

  1. Varlık alemleri, yokluk alemleri savaşıyorlar subhanallah ve elhamdulillah ile… Sanki Allahu ekber de, daha üst bir konumda bir manayı ifade ediyor. belki o yüzden “ekber”; yani en büyük tabiri geçiyor. yani iki taraftan da…

    Doğrusunu Allah bilir. Ufak bir yorum sadece…

  2. 4 aydır yazı yayınlamıyorsunuz?

    Yeni araştırma ve tefekkürlerinizin mahsülatını bekliyoruz.

    İyi çalışmalar.

  3. “Vücut kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken Cennet ve Cehennem gibi meyveleri verirken” denilmek suretiyle, sanki bu ikilinin çarpışmasından yeni bir Var doğuyor deniliyor.

    Bu çarpışmadan Var ile beraber yeni bir Yok da doğuyor diyebilir miyiz? Her yeni doğan Yok kainatı genişletirken, her yeni doğan Var da içinde yeni mekanlar oluşturuyor demek doğru olur mu sizce?

    Bu güzel makale için teşekkürler.

    1. Merhaba,
      Kişisel fikrim, Var ile Yok âlemleri birbiriyle kaîm ancak Var üstün. Sizin söylediğiniz, yeni bir Yok’un doğması hususu mümkün. Ben, Var’a ve onun var edilmesine yoğunlaştım yazının içinde. Yok, zihinlerde ve benim zihnimde de olumsuz bir yerde duruyor. Karanlık ve korkutucu. Mutlak olarak öyle midir, belli yönleri itibariyle mi öyledir, bilmiyorum. Yok’un kainâtı genişletmesinden kastınızı tam anlayamadım. Belki zemin olarak Yok, altlık, üzerine inşa olunan yer gibi tasvir edilebilir ve belki siz öyle bir şeyi kastettiniz. J.R.R. Tolkien’in Silmarillion hikâyesinde varlık, Void’in (boşluk, hiçlik, yokluk) orta yerine yerleştirilir ve oraya Gizli Ateş ismiyle bir maya/ışık yollar. Bunun icrasını da “Eä! Let these things Be!” (Ol!) emriyle, tek olan nâmıyla Iluvatar yapar. Detaylara girildiğinde, Orta Dünya’da Var, Yok’un üzerine inşa edilir ancak Yok, Var’ın bir parçası hâline gelir.

      Belki de, yeni bir Var ile birlikte yeni bir Yok da doğuyor tabiri uygunsuz kaçmayacaktır. Ve yine belki de, kainât, yeni doğan Yok ile genişler ve yeni Var’lar onların orta yerinde inşa ediliyordur.

      Soyut ancak tefekküre açık konular.

      Ben, katkınız için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir