Mekânın Kâşifi Olmak

Ziyaret edilen bir mekânda herkesin alıcılarının, duyargalarının yakaladığı tatlar farklıdır. Amerika’nın başkenti Washington D.C.’ye gittiğinizde uzak tarihe yönelik bir eser ya da medeniyet kalıntısı bulamazsınız ancak şehri kuranların, uzak tarihe ait mistik simgeleri tüm resmî yapılara ve caddelere yerleştirdiğini bilen birisi için duyargalar çalışabilir.

Vatikan’a giderseniz, yapıların içersinde yer alan sayısız heykel, resim, oyma, kabartma vs. eserle karşılaşırsınız ve şöyle üstünkörü bilgiyle dahi hayret edersiniz. Aşırı seviyede bir görsellik tutkunluğu, canlı bir film sahnesi gibi tavanlar, tabanlar, duvarlar. Her yer bir sinema sahnesi gibi, canlı bir yayının dondurulmuş kareleri sanki. Şaşkınlık en temel tepkiniz olacaktır. Bir de, sanat tarihinde uzman olduğunuzu düşünün ve o sayısız eserden herbirine baktığınıza tarihleri, dönemleri, eserlerin sahiplerini, niyetlerini bildiğinizi düşünün. İlâveten bir de, böyle bir şehrin neden, nasıl kurulduğunu, kimin kurduğunu önüyle arkasıyla iyi bilen biri olduğunuzu varsayın. Turist olarak gelen sıradan birinden çok daha farklı seviyede bir tat alırdınız.

İçinde bulunduğumuz mekânı algılamamız, ona nüfuz etme seviyemiz, onu anladığımız ölçü ile doğru orantılı olarak gelişir veya gelişmez. Aklî bir özrümüz yok ise, her insan için temel bir algılama biçimi vardır. En temeli, turist örneğindeki algılamadır. Turist, bakar, geçer ve gider. Hatıra ve fotoğraf, birkaç genelgeçer bilgi.

Kainât olgusuyla ilgilenmeyen, bu sonsuz merak uyandırıcı mekânı zihninde arada bir de olsa evirip çevirmeyen, nasıl? nasıl? diye kendi kendisine sorular sormayan, gizeminin arada bir de olsa büyüsüne kapılmayan bir insan turist mertebesindedir. Uzaklara gitmeye gerek yok. İşte akıl, işte göz, işte önümüzde mekân ve işte aklın ve gözün sahibi bizler. Başka bir şey aramaya gerek yok.

Mekânla olan ilişkiyi genişletmek ve onu biraz olsun anlamak için dışarı çıkmak gerekiyor. Önyargı, alışılmışlık, ülfet gibi hislerin pençesinden dışarı çıkmak. Sadece kafayı kaldırıp göğe bakmak değil. Bence, insanın kendi hayal dünyasında bir çeşit Sanal Gerçeklik (Virtual Reality) tecrübesi oluşturması lazım. Yani hayal ettiği şeyin içine girmeli. Mesela, Ay’da veya Mars’ta çekilmiş yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafa bakıp insanın kendisi orada hayal etmesi gibi. Bunu uzatması, ısrar etmesi ve hatta bunun gerçek olduğu duygusuna kendini kaptırması gibi bir tecrübe. Öyle kaptırmalı ki, o hedefte bulunuyor olsam, geçen süre zarfında eşim, çocuğum, annem, babam hakkında endişe duygularım beni sıkıştırmalı. Değerli dostların hasbihâlini özlemeliyim. Ne zaman dönerim, yol ne kadar sürer, aradan kaç gün, ay, yıl geçer, orada yürürken herbir adımımda hangi bilinmezlerle karşılaşırım- düşüncesi beni sarmalamalı. Zihnen oraya, oralara gitmeliyim ki, o zaman içinde bulunduğum ve bu Dünya’ya ait tüm şartlar, kurallar, şablonlar, oturduğum sokak ve mahalle, semt ve şehir, iş ve mücadele yeniden anlamlanmalı, bir ölçüde yabancılaşmayı hissetmeli mekân karşısında. İnsan Ay’da olduğunu, yürüdüğünü gözü açık veya kapalı zannetmeli bir ân ve orada iken Dünya’ya ve göğe bakmalı, düşünmeli ve buraya yabancılaşmalı ki, bence, hem burası, hem orası ve mekânın tümü daha bir anlamlı hale gelmeli. Görevlerinin, hakikâti duymak ve duyurmak olduğunu düşünmesem de, kendileri açısından hakikî bir şeylerin peşinde olarak Ay’a giden insanlara ve yaşadıkları tecrübeye gıpta ile bakıyorum. Oralara gitmeden, en azından hayal dünyamızı oralara ve diğerlerine taşımadan burayı ve (the) mekânı anlamamızın mümkün olmadığı noktasındayım. Ve her yeni atılan adım, yeni ülfetler getireceği için, yeni alışılmışlıkları ve yol yorgunluğunu netice vereceği için, her yeni adım, yeni ufuk ve uzakları hedef olarak önümüze koymalıdır düşüncesindeyim. O ki, insanın en temel misyonudur; o misyon keşiftir, kaşifliktir. Fizikî imkânlar açısından durduğumuz yerde duruyor olsak dahi, zihin ve fikir olarak gözümüzün ve gönlümüzün bakması gereken yön budur.

Mekân adıyla genel bir tanım içersine koyduğum uzay hakkında beni düşündüren konulardan birisi, içersinde yer alan tüm gökcisimlerinin mevzilenmiş gibi belli bölgeleri mesken tutmasıdır. Üç boyutlu olarak ve 360 derece her yöne doğru geniş bir alanda, örnek olarak galaksimiz, Güneş sistemimiz ve gezegenimiz Dünya’nın belli eksenlerde belli hareketleri bulunuyor ve bunu yine belli sapmaların olduğu bir şablon içersinde tekrar ediyorlar. Sapmalar da, kendi içinde şablonlar içeriyor. Burada ilgimi çeken nokta, gökcisimlerinin bir çeşit havada/askıda kalma halinde oluşlarıdır. Yani uzay, her ne şekle sahip olursa olsun, üç boyutlu haliyle yukarı, aşağı, sağ ve sol yönlere sahip olmalı. Biz bu geometrinin içersinde hangi köşede olabiliriz bunu teorize etmem mümkün değil ancak gökcisimleri, uzayın bir dibi var ise eğer, aşağıya doğru devamlı düşme halinde değiller. Temel ve basit bir bakış açısı ile yürümeye çalışıyorum. Gökcisimlerinin tümü, birer öz kütleçekim kuvvetine sahipler. Ay, Dünya etrafında; Dünya, Güneş etrafında; Güneş, Samanyolu galaksisinin merkezinde bulunan karadelik ya da karadelikler etrafında dönüyor ve onların çekim alanından çıkmıyor. Samanyolu galaksisinin çekim kuvvetine tabi olduğu sistemler de var ve bu düzen büyüyerek devam ediyor.

Kaputu açık bir arabanın marşına bastığınızda çalışmaya başlayan bir motora baktığınızı düşünün. Tüm sistemler, dönen parçalar, akan yağlar, yanan yakıtlar birbiriyle tam bir etkileşim halinde bir hareketi ve bir anlamı doğuruyor.

Uzay içersinde bunlar olagelirken, cisimlerin kendi şablonları dahilinde hareketleri içinde, bir çeşit düşme gözükmüyor olması, askıda gibi olma durumu beni çeken meseledir. Düşme efektini zum yapmak istememin sebebi, yine aslında okuyucuda mekâna dayalı yabancılaşma ve esasen farkındalık artışına yol açmak arzumdan ileri geliyor.

Uzay boşluğu ile ilgili olarak, görünürde boş gözüken ara alanların, karanlık gibi fotoğrafladığımız, siyahlığına şahitlik ettiğimiz bölgelerin içinin dolu olduğu yönündeki meşhur teori, esir (ether) teorisi bu noktada karşımıza çıkıyor.

Esir teorisi diyor ki, söz konusu boş zannedilen alan, esir denilen madde ile doludur. Tüm gökcisimleri, esas itibariyle herşey, herkes, mekânın şuurlu, şuursuz tüm elemanları bu madde ile çevrelenmiş bulunuyor. Teorinin gerçeğe aykırı olduğunu ispat ettiği düşünülen ve 1887 yılında Albert Michelson ve Edward Morley tarafından edinilen tecrübeye göre, esir eğer boşluğu dolduruyorsa, ışık dahi onun taşıyıcılığı ile yol katetmektedir. Deneyde, bu sabite ele alınarak, Dünya’nın dönüş yönünde ve tersi yönüde iki ışık kullanılır. Dünya’nın dönüş yönüne doğrultulan ışığın hızının, ters yöne doğrultulan ışığın hızından daha yüksek olması gerekir. Çünkü esir maddesi var ise, Dünya’nın döndüğü yön, esir maddesinin de bu dönüş hareketine kapılması ve Dünya’nın dönüş hızının ışığın hızına eklenmesi sonucunu doğurmalıdır.

Tarihe Michelson-Morley Deneyi olarak geçen bu işlemin sonucunda, iki ışığın hızı da aynı olarak ölçülür. Deneyin icracıları esas itibariyle esir teorisinin inananı ve destekçileridir ve deneyi de bu maddenin var olduğunu ispat etmek için yapmışlardır. Deneyin yapılış şekli, protokolü ve çıkan sonucun değerlendirilmesi kendi içinde tutarlıdır. Ancak teorinin içinde yer alan madde, mahiyetiyle birlikte teorize edilmemiş olduğundan, bence, bu deney esir veya adı başka bir boşluk doldurucu maddenin varlığını çürütememelidir. Deney esiri, bir çeşit su/sıvı ayniyetinde ele alarak, yanlış bir sonuca varmıştır. Bu sebeple deneyin sahipleri, ıskalamışlardır kanaatindeyim.

Bediüzzaman’ın konuyu ele aldığı pasajı alıntılıyorum.

Birinci kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki, bu haddi yok feza-ı alem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki esir dedikleri madde ile doludur.”

İkinci kaide: Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki, ecram-ı ulviyeden cazibe ve dafia gibi kanunların rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuttur.

Üçüncü kaide: Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülata ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet nasıl buhar, su, buz gibi havaî, mayî, camid üç nevi eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de, madde-i esiriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i akıl olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olamaz.”

Madde-i esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. “Arşı su üzerindeyken…” (Hud sûresi/7) ayeti şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani’in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahir-i ferde kalb etmiştir.” İşaratu’l İcaz

Adına esir veya başka bir şey diyelim, bunun bu aşamada önemi yok. Uzayda yer alan tüm eleman ve şeyler için en genel ve kuşatıcı tabir ile tüm gökcisimlerinin, kendi aralarında yer alan çekme ve itme gücünün transferi, boşluk aracılığıyla değil; mahiyeti çok çok ince, var ile yok arası bir madde üzerinden/içinden oluyor ise, bir çeşit uzay denizi ile karşı karşıyayız demektir. Bediüzzaman’ın Üçüncü Kaide’de su örneği ve suyun katmanlarını kullanarak akla yaklaştırmada bulunması bence anlamlıdır.

Su, bu sırrın anlaşılmasında akla yaklaştırıcı bir işlev görebilir. Vasıfları itibariyle, anlama yolculuğunda bir kapı gibi görebiliriz suyu. Michelson-Morley Deneyindeki gibi, mahiyetini ve hatta varlığını ortaya koyamadığımız bir sırrı anlamak için, suya ait hususiyetleri sırrın kendisine doğrudan uygulamak doğru olmayacaktır.

Hud sûresi’nin 7. ayeti hakkında ilişkili gördüğüm konuları yazacağım. Ancak önce bağlantı kurmak istediğim bir hadis-i şerifi alıntılamak ve devam niteliğinde olacak müstâkbel yazının konusunu netleştirmek istiyorum.

Hazret-i Abbas İbnu Abdilmuttalib anlatıyor:

Bathâ nâm mevkide, aralarında Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın da bulunduğu bir grup insanla oturuyordum. Derken bir bulut geçti. Herkes ona baktı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:

  • Bu nedir, bilir misiniz?” dedi. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki:
  • Bunlar, bulut, yeryüzünün sakalarıdır. Allah, bunları kendisine şükür ve ibadet yapmayan bir kavme (bile) sevkeder.”
  • Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sonra tekrar sordu: “Pekiyi şu üstünüzdeki şey nedir, bilir misiniz?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dediler. “Bu, dedi, dünyamızın semasıdır (raki’) korunmuş (karardâde, karara varmış) bir tavandır, kat kat dürülmüş bir dalgadır.”
  • Sonra tekrar sordu: “Sizinle onun arasında ne kadar mesafe var biliyor musunuz?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Bunun üzerine şu açıklamayı yaptı: “Sizinle onun arasında beş yüz yıllık mesafe vardır.”
  • Sonra tekrar sordu: “Pekâlâ, bunun üstünde ne var biliyor musunuz?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dediler. Buyurdu ki: “Bunun üstünde iki sema mevcut, ikisinin arasında da beş yüz yıllık mesafe var.”
  • Sonra Hazret-i Peygamber aleyhissalâtu vesselâm tekrar aynı şekilde açıklamalar yaparak yedi semayı saydı ve her iki sema arasında, dünya ile sema arasındaki kadar mesafe olduğunu belirtti.
  • Sonra tekrar sordu: “Pekâlâ bunun üstünde ne var biliyor musunuz?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Bunun üstünde Arş vardır. Bununla sema arasında da iki sema arasındaki mesafe kadar uzaklık vardır.”

Başka bir rivayetten ilâveten:

Yedinci semanın ötesinde bir deniz var. Bunun üst sathı ile dibi arasında iki sema arasındaki mesafe kadar mesafe var. Bunun da gerisinde sekiz adet yabanî keçi (suretinde melek) var. Bunların sınnakları (hayvan tırnağı) ile dizleri arasında iki sema arasındaki mesafe gibi uzaklık var, sonra bunların sırtlarının gerisinde Arş var. Arş’ın da alt kısmı ile üst kısmı arasında iki sema arasındaki uzaklık kadar mesafe var. Allah, bütün bunların fevkindedir.” [Tirmizî, Tefsir, Hâkka, (3317); Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4723); İbnu Mâce, Mukaddime 13, (193)]

Bulut, Yedi Sema, semaların ötesinde yer alan deniz, 8 adet melek, Arş (Hud sûresinde su üzerinde), mekândan ve tüm bunlardan ve kayıtlardan münezzeh Allah.

Bir ayet meâlini daha alıntılamak istiyorum.

Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır. İsra sûresi 17/44

Hiçbir şey yok ki, O’nu tesbih etmesin, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Tüm varlık bir tesbih zikri çekiyor. Tesbih kelimesi sebh- kökünden gelir. Sebh- yüzmek demektir. Tesbih zikri ile yüzmek fiilinin olası ilgisini ben de kendimce teorize edeceğim.

İleriki aşamalarda, Orta Dünya Tarihi’nde bu kavramlarla barışık olduğu, eşlik edici bölümlerine değinmeye çalışacağım. Bunun bir işaretçisi olarak, Tolkien’in dünyayı haritalandırırken/resmederken kullandığı ve adına “I Vene Kemen” (Dünya Gemisi) dediği tasviri sunuyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir