Ben ve O

Bir kişi için, kimdir diye sorsak ve o kişiyi elle göstermek istesek nereyi işaret etmemiz gerekirdi? O kişi ellerini, kollarını kaybetse ondan ne eksilirdi? Gözleri kör olsa, dili tutulsa, işitme hassasını kaybetse hatta hayatiyetini sürdürebileceği asgari fizikî şartlarla kısıtlansa ne kaybederdi? Bizi biz yapan, müstakiliyet kazandıran hususiyetimiz nedir? Diğer insanlardan mutlak sınırlar ile ayrılmış olarak farklı bir hüviyet taşıyorum. Bir döneme kadar, mikro anlamda varılmış son nokta kabul edilen atomun bölünemezliği benzeri bir hüviyetten söz ediyoruz. Kur’an’da geçen zerre gibi, bir bölünmezlik sınırına ulaşılmış ki İngilizce’de bu husus birey kelimesinde “individual” ile kendini gösterir: Bölünmesi imkânsız olan. Her bir fertte var olan bu müstakiliyet, ondaki hangi özelliğe dayanmaktadır?

Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.” Ahzab sûresi/72

Kur’an ifadesi ile “el-emanet”, taşımaları için göklere, yere ve dağlara teklif edildi. Onlar, emaneti taşıma hususunda karar vermede arada kaldılar, çekindiler. Ondan doğacak sorumluluktan korktular ve emaneti almadılar. İnsan ise onu aldı. Ayette geçen emanetin anlamlarından birinin ene (benlik) olduğu ifade edilir. İnsandaki nefis, kalp, ruh, vicdan, akıl gibi birçok donanımın yanında benlik dediğimiz ene donanımı/cihazı da bulunuyor.

Ene sayesinde ben deme imkânına sahip olurken “O” deme imkânına da kavuşmuş oluyoruz ki bu husus eldeki bir kiloluk ağırlık benzeri bir referans ölçü anlamına geliyor. Yani sahneye attığımız ilk adımda benlikten kaynaklanan bir ölçüye kavuşuyoruz. Pırıl pırıl bir camın varlığını, nasıl ki üzerinde bulunan bir lekeyi gördüğümüz ânda farkederiz; mutlak bir ışığı görmede de imkânlarımız yetmiyor iken ene tam bu noktada varsayımsal bir çizgi çekiyor. O çizgicik sayesinde bir ânda ortalığın mutlak bir ışık ile çepeçevre olduğunu farkediveriyoruz. Benlik bilgisi sayesinde, tabiri şık olacak ise, Allah bilgisine dair bir ipucuna kavuşmuş oluyoruz.

Benlik, insanın son bölünmez, eşsiz (unique) kimlik çipi, çelik çekirdeği olarak kabul edilebilir. İnsan hareketlerinin ortaya çıkardığı anlamlı sonuçları, insanın akıl ve irade sahibi olmasına bağlıyoruz. Yani bu sonuç, rastgele değil, bir akıl ve irade birlikteliği ile ortaya çıkmıştır. Bu genel kabûlü yanıma alarak devam edeyim.

Dünya’da ve/veya uzayda sayısız cisim ordan oraya savuruluyor. Dünya’nın kendi çalışma sistemi, çekirdeğinden yeryüzüne kadar katmanları, tüm tektonik plakalar, mağma üzerinde yer alan toprak, taşlar, sonrasında dağlar, denizler vs., devamında göğe doğru uzanan atmosfer ve diğer gök katmanları, Van Allen Kuşağı gibi yapılar, çekim kuvvetine bağlı yörüngesi, sonrasında dış uzay ve Güneş Sistemi, Güneş’in kendi çekirdeğinden başlayıp, dışta yer alan taşmaları/plazmaları, trilyon dereceden birkaç bin dereceye kadar kademelenen çekirdek-yüzey özellikleri, sonrasında onun 6 milyar kilometre ötedeki Plüton’a kadar uzanan devasa çekim kuvveti ve önünde sıralanan komşu gezegenlerin aynı kategori içersinde yer alan sayısız özelliği, aralarında akıp giden, geri gelen, çok çok geniş ancak kendi sınırları içinde gezinen astreoit kuşağı, gezegenlerin kendi uyduları ki Dünya’nın olduğu gibi tek değil birçoktur, bazıları Merkür gibi bir gezegenden dahi büyüktür… Tüm bu sistemin karşısında, onun da kütle çekimine tabi olduğu, başka merkezlerde yer alan sistem veya sistemler, nihayetinde Samanyolu dediğimiz gökada/galaksi ve tüm bunların sayısız tekrar ettiği başka çekirdekler, gezegenler, kuşaklar, sistemler, gökadalar ve başka bitmek tükenmek bilmeyen farklı tür ve cinste cisimler, olaylar, ışıklar, karanlıklar.

Öylecene duruyor gibi gözüküyorlar gece gökyüzüne baktığımızda ancak astronomi sayesinde öğreniyoruz ki, dehşetli nicelik ve nitelikte olay ve hadiseler cereyan edip duruyor.

Başlarken kafamda bilindik misaller kullanılmayı hazır bekliyordu. Mesela; Dünyanın içinde bulunduğu şartları milimlerle değiştirmeye kalksak hayat olmazdı, bir santim Güneş’e yakınlaşsak yanar, bir santim uzaklaşsak donardık. Belki yanacak ve donacak bir biz dahi olmazdı. Tüm ekosistemin sahip olduğu denge, mikro ve makro sistemlerin kolkola, dayanışma içersinde anlamlı neticeler doğuruyor olması… Bunlar başlı başına akıl ve irade sahibi BİR varlık/ilah olgusunu düşünmeye yeterli olacaktır, bence.

İnsanlar, bir dağa ya da ovaya baktığında buna “doğal yapı” derken, diktörgen ya da kare şeklinde bir taşı gördüğünde bu “doğal değil, insan/akıl/irade yapısı” diye düşünüyorlar. Dikdörtgen ya da karede kasıt iddia ediyorlar. Kasıt, geometrinin temel formlarında ya da şeklî simetrilerde değil. Kaldı ki simetri (symmetry), syn- ve metry yani “birlikte uyum, birlikte ölçü” anlamlarında bir kavram. Kasıt ise yön ve istikâmette birlik içinde hareket etmek anlamında ayrı bir olgu. Demek istediğim, rastgelelik dediğimiz şey kendi önyargılarımızla inşa ettiğimiz bir şeydir. O inşaat ortadan kalkarsa, dağlar da, bir kare kadar simetrik gelebilir, upuzun bir okyanus kıyısı ya da uzayın her köşesindeki bitmek bilmez sayıda taşlar, ışıklar, çarpışmalar, çarpışmamalar kasıtlı, simetrik gelebilir.

Bunlara rastgele dersek ne olur, bizi nereye götürür? Rastgelelik ile büyük büyük anlamlar/anlamlı sonuçlar çıktığını kabûl edersek, aslında ve esasında, olayın aktörlerinin herbirine, herbirinin tüm sistemlerine, sistemlerin herbir gezegen, yıldız, uydu ve sair gökcismine, herbir gökcisminde yer alan herbir taşa, her karış ve her kilometrekare toprağa, biten ve bitmeyen her bitkiye, tohuma ve onları oluşturan herbir atoma veya daha küçük zerresi her ne ise ona ayrı ayrı akıl/irade/kasıt/simetri atfetmemiz gerekecektir. Büyük parçalara bu nev’iden otonomiler isnâd edilecekse, mikroda yer alan parçaları da bu isnâda dahil etmek gerekir. Hangi boyuttan, hangi departmandan itibaren otonomi, müsatakiliyet başlıyor ki? Özne olgusunu reddeden bir kimse dahi anlamlılığı reddedemez. Yaşadığımız şeyde anlamlar var, şahit olduğumuz diğer yaşanmışlıklarda, dışarıda, daha dışarıda uzayda, tüm sistem ve neticelerinde anlam var ve öyle anlamlar ki, birbirleriyle dirsek dirseğe vermiş, herbirimizin varlığına hizmet eder özellikleri var. O zaman, kainâtta yer alan herbir cisme ve yukarıdan aşağıya kademe kademe inerek nihayetinde onların herbir zerresine mutlak ve kesin surette bir ilim ve güç yüklemem gerekir. Bu olmaz. Mantığa uymuyor. Bu kadar çok sayıda tanrısallık bir arada, bu kadar büyük bir dayanışma içinde mükemmelen çalışıp, devamlı süregelen bir anlamlılığı ortaya çıkarsın; mantığa uymuyor. Allah’a inanıyor olduğum için, bir tebliğ, bir dayatma değil bu ifadelerim. Objektif unsurlarıyla incelendiği takdirde uymuyor diyorum.

Yedi kat gök, yeryüzü ve onların içinde olan herkes/herşey (ve men fîhin(ne)) Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini anlayamazsınız. O, Halim’dir, Gafur’dur.” İsra sûresi 17/44

Allah’ı takdis (kutsama, mutlak eksiksizliğini ilân) ve tenzih (nezahetini, mutlak temizliğini ve lekesizliğini ilân) etmek; göklerin, arzın ve arasında bulunan her şeyin eylemidir deniyor. Bu hususun hem mânâ, hem de fizik karşılıkları olabilir. Mânâyı, cismin veya şeyler denilenin “ve men fihin(ne)”nin hâl dilinde görmek mümkün. Bunu, yukarıda simetri bahsinde örneklemeye çalıştım. Fizik karşılıktan kastım ise sestir. Mutlak sessizlik yoktur. Duyulmayan şeyler vardır. Sesten arındırılmış, özel yalıtımlı bir odada bulunsanız dahi, orada kulak eşiğiniz minimum seviyesine göre ayarlanmış bir ortamdan söz ederiz. Orada dahi halen ses vardır. Sessizlik, atomaltı parçacıklarda dahi söz konusu değil. Bununla ilgili yapılan araştırmalar haberlere konu olmuştu.

https://www.gercekbilim.com/tek-bir-atomun-sesi-kaydedildi

Hareketin olduğu yerde ses olmak zorundadır. Bir cisim diğer bir cisme değdiği sürece ses çıkacaktır. Bunun ölçüsü kulakların duyamayacağı kadar yüksek ya da duyamayacağı kadar alçak frekanslarda olabilir. Atomun, elektronun, daha altta yer alan parçacıkların hareketinden dahi sessizlik bozuluyor. Zikir kelimesinin anlamı hatırlamaktır. Bir ses, duyulmaya başlandığı ândan itibaren dinleyiciye bir şey söylemeye başlar. Sözünün başladığı âna kadar ilgisi başka bir noktada olan dinleyici artık kulağını ona verir. Dinleyici, o sesten kendi alıcılarına göre almaya başlar. Sesten, alınacak bir bilgi vardır. Bu bilgi, illa ki Allah isminin, kelimesinin somut telaffuzu olmak zorunda değildir. Sesten gelen bilgi, her halükârda bir hatırlatıcıdır. Hikmet nazarı ile bakmak isteyen için Allah ismine giden yolu kapısı da olabilir, kapıdan girilir ve O isme ulaşılabilir. Doğrudan Allah diyen bir zikir duyan da olabilir. Salt mucizevî ya da sadece etkileyici olmaktan ibaret bir keşif olarak da karşılayabilir sesi duyan. Aa bak ne diyor’dan ibaret bir şaşkınlık uyandırabilir. Ancak tüm bu ihtimaller, sesin hatırlatıcılık özelliğindendir. Zikir ya da tesbih mi, yoksa bilimsellik alanı içersinde sadece bir tespit mi; bunu dinleyicinin sübjektik kalp-akıl durumu belirler. Bilimsellik, tıpkı başlangıç dersine giren bir öğrenci misali, dinleyici için kapı olabilmelidir ve çok önemlidir, yola devam edilebilmek adına çok önemlidir.

Ayette konu edilen zikri yapanlar üç grup halindeler: Yedi kat halindeki sema, dünya ve buraların sakinleri herkes/herşey. İnsan ise bu zikri duymuyor, “lâ tefkahûne” beyanıyla ifade edersek, ayırdına varamıyor, cehalet gösteriyor. Cehalet gösterilen bir başka yer ise, emanetin yüklenmesinde ortaya çıkmıştı. O emanet, varlıklar içinde üç kısma teklif ediliyordu. Gökler, arz ve dağlar. Onlar bu teklif karşısında arada kalmışlar (ebeyne), sonunda ise korkup kabul edememişlerdi. İnsan, teklifin cazibesi karşısında “arada kalmadan”, uzun boylu düşünmeden, yapabilir mi, hakkını verebilir mi hesap etmeden emaneti alıvermişti ki, ayetin devamında, bu tavrı ve sonrasında yapacaklarını işaret eder bir şekilde cahil ve zalim olarak sıfatlandırılıyordu.

Çok pahalı, çok işlevli bir bilgisayarın hakkını vermeyip zararlı bir kısım işlerle istismar etmek ve işlevlerini kullanmamak nasıl bir cehalet ise, ene cihazını kapasitesine aykırı olarak sadece bir istismar aracı olarak kullanma da öyledir. Bediüzzaman’ın tefsir ediş şekliyle, bu cihazın iki yüzü var. Hayra bakan yüzde ene, marifet bilgisine, varlığı kitap olarak okuma kapasitesine ulaştırırken ki bu insanın hesapsız olarak bu emanete talip olmasına sebebiyet veren cazip yüz idi, diğer şerli olan yüzde enaniyet ve şirk gibi berbat edici kapılar var. Belki gökler, sema ve dağları çekinmeye, korkmaya ve geri adım atmaya iten de bu ihtimal olsa gerek ve insanı cahil ve zalim eden de bunlardır.

Enaniyet (ene’cilik de denebilir), bu cihazın yaratılış ve veriliş gayesi olan, Allah’ı bilme ve anma işlevinin terkedilip, cihazın kendisine yönelme ve bizzat ona bağlanma, onu gösterme ve onu anma yönünde hareket etmektir ki sonucuna şirk/ortak etmek diyoruz. Amaca değil, araca dikkat kesildiğimiz takdirde, aracı amaç ile ortak hale getirdiğimizde ve hatta yerine geçirdiğimizde, özne değil nesneye fokus yapmış oluyoruz. Öznenin olmadığı bir cümlede fiil/yüklem, “olur/olmaktadır” gibi şekillerde ifade edilir. Örnek olarak İngilizce’deki “it happens” (olur öyle) gibidir. Özne olmazsa, tesadüf olur. Suduf kökünden gelen tesadüf karşılaşma demektir. Sadece olayı tanımlar. Karşılaşma olmuştur ve olan olmuştur. Tevafuk ise vefk kökünden gelir ve uyumlu/anlamlı bir olayı tanımlar. Denk düştü denir. Özneye atıf yapılır. Anlam var ise, özne var denmektedir bu yolla. Anlamlılık var ise özne olmalıdır. Bunu sadece kalp değil akıl da söyler.

Aksini kabûl edersek, madde kendi kendine işler yapmakta ise maddenin kendisinden başka fail/özne bulunmamalıdır. Sahnede görülen tüm cereyan, kendi kendine gerçekleştiği için bunların sebebiyet vericisi, bunların atomik düzeydeki yapıtaşları olabilir. Yani her bir zerre rastgeleden hadiselerin karar verici ve yürütücüsü makamına oturtuluyor. Bu kanaati benimsersek zerreler ilahî memurlar olarak kabul edilmez, Allah’ın izni ve tasarrufu ile hareket ettikleri reddedilir ve her birine sonsuz bir ilim ve güç isnad edilmiş olur. Gelinen noktada, zerrelere rububiyet/rablik yüklenmiş olacaktır. Başlangıç noktasında öznesizlik tercih edildiği takdirde, emanete ihanet eden cahil ve zalim gözükür olur.

Burada tarif ettiğim kişi tipi, yanlış bir düşünce yapısı ile yanlış bir noktaya yerleşen kişi tipidir. Bu durum, ilk düğmenin yanlış iliklenmesi ile yola çıkışın neticesi. Öznesizlik ile yola çıkışın neticesi.

Peki şeytanın aldanmasında özneyi görmemek/reddetmek var mıydı? Yani insanın, anlamlılık karşısında özneyi reddetmesi gibi bir reddetmesi mi vardı? Ayette geçen, “bir halife yaratacağım”, “ona doğru secde edin”, “çık oradan”, “in oradan”, “işte sana mühlet” gibi hitapların doğrudan muhatabı olduğuna göre özneden habersiz olduğunu ifade etmek güç. Bu neden önemli? İnsanlığın başına uzun süredir bela olmuş ve filmin sonuna kadar sahneden ayrılmayacak olmasından ötürü önemli olabilir.

Neyi reddetmişti?

“Ben ve O” için 2 yorum

  1. Merhaba,
    Enfes tespitlerinizle tefekkür dünyamıza sunduğunuz katkıdan dolayı teşekkür ederim. Yazınızı okurken “Mutlak sessizlik yoktur. Duyulmayan şeyler vardır.” Cümlesinden hareketle aklıma geldi; bildiğimiz kadarıyla Hz.Yakup âmâ bir peygamber idi ancak işitme yetisinden yoksun bir peygamber Kurân-ı Kerim’de bahsedilmiyor. Acaba bu sır ile bir bağlantı var mıdır diye düşünmeden edemedim… En doğrusunu Allah bilir..
    Hayırlı ramazanlar.

    1. Merhaba,
      Güzel sözleriniz için ben teşekkür ederim. Bence, bu dünyadaki işitme duyumuz, asıl görme duyumuzdur denebilir. Görmek, çok değerli bir imkân. Ancak işitme olmaksızın, gerçekten görüyor olduğumuzu söylemek güç. İşitme engelli olarak doğan bebeklerin, bildiğim kadarıyla, aklî gelişimleri de tam gerçekleşemiyor ve konuşma yetenekleri de oluşmuyor. Ancak doğuştan görme engelli bebeklerde tam bir aklî gerilik olmayabiliyor, hatta bazı yönleriyle özel insanlar ortaya çıkabiliyor. Sesler, kulaklarımız, buradaki gözlerimiz diye düşünüyorum. Gözler duyulanı teyid ediyor. Ben meseleyi irdelemekle bu sonuçlara varıyorum tabii. Görmenin kıymetsiz ya da az kıymetli olduğunu düşünmek mümkün değil. Ana unsur itibariyle, gerçekle, hakikâtle olan iletişim açısından işitme nispeten öndedir diye düşünüyorum. Örnek olarak, Kur’ân-ı Kerim’in tebliğ edilmesinde, insanlara ulaştırılmasında ana aygıt ses. Hem kelâm olması açısından, hem de Hazret-i Peygamber’in öncelikle insanlara seslenmesi itibariyle. Göstermek, göze hitap etmek, O’nun sünnet dediğimiz uygulamalarında ya da mucizelerde daha ön planda denebilir belki. Yani ana temada işitmeye, teyid edici/destekleyici unsurlarda görmeye şahit oluyoruz. Paylaştığınız tespiti bu sebeplerle çok anlamlı buluyorum. Hayırlı bir Ramazan ve bayram dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir